Tasavvuf Sonradan Mı Çıktı ?
بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
Ferîdüddîn-i Attâr Tezkiretü’l Evliyâ adlı eserinin, 119. sahifesinde diyor ki: Ahmed Bin Hanbel’in soyu, Nizâr Bin Me‘ad vasıtasıyla Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birleşmektedir. Kendisi, birçok meşâyihin sohbetinde bulunmuş olup Zünnûn-i Mısrî ve Bişr-i Hâfî bunlar arasındadır. Fıkıh ve hadiste zamanının en üstün âlimi olan Ahmed Bin Hanbel, vera ve sünnete uymakta da son derece ileri idi.
İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh” ömrünün son yıllarında ictihâdı bıraktı. İki sene Caferi Sâdık “rahimehullâhü teâlâ” hazretlerinin sohbetinde bulundu. Sebebini sorduklarında, (Bu iki sene olmasaydı, Nu‘mân helâk olurdu) buyurdu. (İbn Hacer El Heytemî, El Hayrâtü’l Hisân) (İmam Şa‘rânî, El Mîzânü’l Kübrâ)
Her iki büyükler, ilimde ve ibâdette son derece ileri oldukları hâlde, tasavvuf büyüklerinin yanına giderek, ma‘rifet ve bunun meyvesi olan (hakîkî îman) edindiler. İctihâddan daha kıymetli ibâdet olur mu? Ders vermekten, İslâmiyeti yaymaktan daha üstün amel olur mu? Bunları bırakıp, tasavvuf büyüklerinin hizmetlerine sarıldılar. Böylece ma‘rifete kavuştular. Amellerin, ibâdetlerin kıymeti ihlasa, sağlam imana yani güzel bir alimin terbiyesi derecesi ile ölçülür. Bunun içindir ki, Ebû Bekr-i Sıddîk’ın “radıyallâhu anh” îmânının, bütün ümmetin îmânlarından üstün olduğu hadîs-i şerîfte bildirilmiştir. (Ebû Bekr’in îmânı, bütün ümmetinin îmânı ile tartılsa, Ebû Bekr’in îmânı daha üstün olur) buyurulmuştur. Çünkü o, fenâda bütün ümmetten daha ileridedir. (Yer yüzünde, yürüyen ölü görmek isteyen, Ebû Kuhâfe’nin oğluna baksın!) hadîs-i şerîfi, bunu göstermektedir. Eshâb-ı kirâmın “radıyallâhu teâlâ anhüm ecma‘în” hepsi fenâ makamına kavuşmuş ise de, bu hadîs-i şerîfte, yalnız Ebû Bekr-i Sıddîk’ın “radıyallâhu anh” fenâsının seçilmesi, fenâ derecesinin çok yüksek olduğunun göstergesidir, sebebi ise Resûlullah’tır.
Buhârî de bildiriliyor ki: Ömer “radıyallâhu anh” vefât edince, oğlu Abdullah “radıyallahü teâlâ anh”, ilmin 10’da 9’u öldü, dedi. Yanında bulunanların, bu söze şaştıklarını görünce, Allah’ı tanımak ilmini söyledim. Fıkıh bilgilerini söylemek istemedim dedi. Tasavvuf yollarının hepsi, Resûlullah sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem’den gelmektedir. Tasavvuf büyükleri, her asırda bulunmuş olan rehberleri vasıtası ile Resûlullah’ın “sallallâhu aleyhi ve sellem” mübarek kalbinden saçılan mârifetlere kavuşmuşlardır.
İmam Mâlik der ki: “Fıkıh öğrenip tasavvuf öğrenmeyen fâsık olur…” (Ebû Nuaym El İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ cilt 6) (İbn Abdilberr, Câmiʿ Beyânü’l-İlm ve Fazlihî)
İmam Şafi der ki: Sûfîlerle beraber oldum; onlardan üç şey öğrendim: Vaktin kıymeti, ihlâs, nefsi tanımak… (Beyhakî, Menâkıbü’ş Şâfiî cilt 2) (İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn ilim-ahlâk bahisleri)
İbn Hacer El Askalânî der ki: “Sûfîlerin yolu, Kitap ve Sünnet’e tam bağlılıktır.” (Fethu’l-Bârî Buhârî şerhi zühd ve ihlâs bahisleri) Buhârî’yi şerh eden bir muhaddisin tasavvufu reddetmemesi, çok güçlü bir delildir.
Celâleddîn Es Süyûti der ki: “Tasavvufu inkâr eden, dinin ihsan kısmını inkâr etmiş olur.” (Ta’yîdü’l Hakîkati’l Aliyye, El Hâvîli’l Fetâvî)
İbn Teymiyye der ki: “İlk sûfîler, Ehl’i Sünnet Ve’l Cemaat içindedir.” (Mecmûʿu’l Fetâvâ Cilt 10-11) Tasavvufu toptan reddedenlerin en çok dayandığı isim bile tasavvufu kabul eder sadece sapmaları reddeder…