Âkâid-İzâle Tüm Yâzılar

Kıble Ehlini Küfre Nispet Etmek

بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Ehl-i sünnete göre; kıble ehlinden hiç kimseye kâfir denilemeyeceğinden, kastedilen küfür alametlerinden herhangi bir emare bulunmadıkça, kıble ehline kâfir denilemez.

Karşı tarafı tekfir etme noktasında ihtiyatı gözetmemek Huccetu’l-İslam İmam Gazâlî’nin ifadesiyle, “çoğunlukla kendilerinde cehaletin galip geldiği kimselerin işidir”.

İmam Gazâlî’nin ‘Faysalu’t-Tefrika’ adlı eserinde Ehl-i Kıblenin tekfir edilmesi meselesini anlattığı faslın başında; bir kimsenin tekfiri için o konuda söylenen bütün sözlerin ve mezheplerin, şüpheleri ve delilleriyle beraber açıklanması ve nasıl tevil edildiğinin beyan edilmesi lazım olduğunu dile getirir ve daha birçok noktada uzunca tafsilat verilmesi gerektiğini ifade eder. Hemen akabinde şu tavsiyesiyle devam eder: “Lâ ilâhe illallah, Muhammedu’r-Rasûlullah deyip bu esâsa ters düşmedikleri sürece, mümkün olduğu kadar Ehl-i Kıble’ye dil uzatmayın. Zira bu hususta tekfir tehlikelidir, susmakta ise hiçbir tehlike yoktur.”

Birisini küfre nispet etmek hakikaten mesuliyet gerektiren tehlikeli bir iştir. Zira Fahr-i Kâinat Efendimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Herhangi bir kimse, din kardeşine ‘Ey kâfir!’ derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala, aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.” (Müslim, 1/319)

İmam-ı Azam’ın ‘El-Fıkhu’l-Ekberi ve diğer eserleri, ilim ehlince meşhur olan İmam Tahavî’nin akaid kitabı ve İmam Taftazanî’nin “Şerhu’l Akaid” isimli eseri ve akaid kitapların tamamı Ehl-i Kıble’nin tekfir edilemeyeceğinden bahseder. Zira bu ehli sünnetin bir kaidesidir. Bu kaidenin aslı ise Ebu Davud’da geçen şu hadis-i şerife dayanmaktadır: ثَلَاثٌ مِنْ أَصْلِ الْإِيمَانِ: الْكَفُّ عَمَّنْ، قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَلَا نُكَفِّرُهُ بِذَنْبٍ، وَلَا نُخْرِجُهُ مِنَ الْإِسْلَامِ بِعَمَلٍ “Üç şey imanın esasındandır. (Birincisi) Lâ ilahe illallah diyen bir kimseye (el ve dil uzatmaktan) çekinmemiz, (işlemiş olduğu) bir zenb (günah) yüzünden onu kâfir saymamamızdır. (Yani İslâm’a uymayan) bir fiilinden dolayı onu İslam dışı ilan etmememizdir.

Hayâlî, (Rahimehullah) ise Şerhu’l-Akaid haşiyesinde Ehl-i Kıblenin tekfir edilmemesinin ictihadî meselelerde geçerli olduğunu belirttikten sonra zarûriyyât-ı dîniyye’yi inkâr eden kimsenin tekfiri hususunda tartışma olmadığını ifade etmektedir.

Molla Aliyyu’l-Kâri ehl-i sünnetin bu kaidesini incelerken ‘Ehl-i Kıble’ ifadesinin, zarûriyyât-ı dîniyye dediğimiz; Alemin hâdis oluşu, Allah’ın, cüziyyatı ve külliyatı bilmesi gibi esasları kabul edenler manasında olduğunu vurgulamıştır. Akabinde ise, ömrü boyunca ibadete devam eden bir kimsenin dini esasların tamamını kabul etmediği müddetçe Ehl-i Kıbleden addedilmeyeceğini de ifade etmiştir.

İmam Gazâlî’nin Mustasfâ’sındaki şu ifadeleri konumuza ışık tutması açısında mühimdir: “Ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil, müminlerden ibarettir.” Dolayısıyla Ehl-i Kıble tekfir edilmez dendiğinde, iman esaslarına eksiksiz inanan müminler anlaşılmalı. Yoksa zarûriyyât-ı dîniyye’ye inanmasa bile kıbleye dönen herkes anlaşılmamalı.

Nitekim İmam Tahâvî akidesinde tek bir cümleyle bu hususu şu şekilde ifade eder: “Kıble ehlini, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği hükümleri itiraf edip söylediklerini ve haber verdiklerini tasdik ettikleri müddetçe müslüman ve mümin diye isimlendiririz.”